Carl Gustav JUNG, ANALİTİK KİŞİLİK KURAMI 1875 doğdu- 1961 öldü. 1900-1914 KURAMI
Psikiyatr Jung, başlangıçta Freud’un görüşlerini benimsemekle birlikte; daha sonra Freud ve Adler’ den farklılıklarını “Psikolojik Tipler “ adlı eserinde açıklamıştır. Önce, Karmaşa Psikolojisi sonraları Analitik Psikoloji olarak adlandırdığı kuramın kurucusudur.
Jung, insanda kişiliğin oluşum sürecini, kişilik yapısını oluşturan bölümleri, bu bölümlerin birbirleriyle ve dış dünya ile etkileşimlerini, kişiliğe etkinlik kazandıran enerji kaynakları nelerdir ve hangi bölümlerde yer alır; nasıl oluşur ve nasıl değişime uğrar sorularının yanıtları bize, kişilik kavramının yapısal, işlevsel ve gelişimsel yönlerini yansıtırlar görüşünü savunmuştur. Psikanaliz Kuramı’nın kavramlarını kabul etmiş ancak, birbirinden farklı çalışan, birbiriyle etkileşim içinde olan insan kişiliğinin, “Bilinç, kişisel bilinçdışı, toplumsal ya da ırksal bilinçdışı” sistemlerinden oluştuğunu; bu nedenle insan kişiliğinin, birbirinden farklı parçaların bir araya gelmesinden değil, bir bütün olarak ele alınması gerektiği görüşünü ileri sürmüştür.
Psişe adını verdiği zihin, oldukça kapalı bir sistemdir ve bilinçli ya da bilinçdışı tüm düşünce ve davranışları içerir ve bireylerin fiziksel ve toplumsal çevresiyle uyumunu sağlar. Bilinç kişinin doğrudan farkında olduğu ve tanıdığı bölümdür. Bedenden alınan bir enerji, derhal, psişedeki enerji sisteminin bir parçasına dönüşür, bu nedenle dış güçler tarafından etkilenmez ve yalnız dıştan içe tek yönlü çalışır. Jung, Psişeyi kurumaması için sürekli su verilmesi gereken bir havuza benzetir. Bunu dış kaynaklı enerjiden sağlar.“dokunulan, görülen, duyulan, işitilen, hissedilen vb.” Dışarıdan gelen duyumlarla, sürekli bir uyarılma ve değişme halindedir. Beden ve çevreden kaynaklanan bu çok sayıda uyaranla kusursuz bir dengeyi sağlamak güç ve bir o kadarda olanaksızdır. İnsan yeniliğe ve uyarılmaya gereksinim duyan bir varlıktır ve dış dünyadan gelen uyaranlara verdiği olumlu tepkiler, davranışlar; onun canlılığını korur ve kişiliğini geliştirmesini sağlar. Kişiliğin çalışmasını sağlayan ruhsal enerjidir. Bu ruhsal enerji, açlık, susuzluk, cinsellik ya da duyguların doyurulması ile gerçekleştirilir ve bilinç düzeyinde istek ve istem biçiminde belirlenir. Bu nedenle yalnız cinsel kökenli değildir. Psişe bu nedenlerle sürekli etkin olarak çalışır, uykuda bile rüya üreterek bu etkinliğini devam ettirir.
Çocuk, düşünme, duygu, sezgi, hissetme diye adlandırılan zihin işlevlerini eşit kullanamaz. Temel karakter yapısı bakımından bu farklılık, bireyler arasındaki farklılıkları oluşturur. Zihnin bu işlevlerinin yanı sıra, zihnin yönelimi içedönüklük ve dışadönüklük denilen iki tür tutum ile gerçekleşir. Dışa dönük tutum, dış nesneye ve dünyaya, içe dönük tutum içsel, öznel dünyaya yöneliktir. Hiçbir insan kesinlikle tamamen içedönük ya da dışa dönük değildir. Belirli oranda hem içe dönük, hem de dışa dönüktür. Diğer bir değişle dışa dönük bir bilincin bilinçdışı içe dönük, bilinci içe dönük bir kişinin, bilinçdışı dışa dönüktür. Aradaki fark kişiliğe egemen olan tutum ve davranışlarla ağırlık kazanır. “Bu konuya, Psikolojik Tipler konusunda ağırlıklı yer verildi.” Bir bireyi, diğer insanlardan ayıran, farklı yönlerine bireyselleşme denir. Bireyleşmenin amacı, bireyin kendini tanıması ve bilinç alanını genişletmesidir. Bireyin gelişiminde, bilinçlenme ve bireyleşme birlikte rol oynar, bilinçlenme arttıkça, bireyleşme gelişir. Bu süreç, ego denilen bilinçli zihni oluşturur.
Ego, bilinç düzeyindeki algılar, anılar, duygu ve düşüncelerden oluşan bilinçli zihin örgütüdür. Psişe içinde, oldukça küçük bir alanı kapsamasına karşın, çok önemli görevleri üstlenmiştir. Zihin bir algıyı, anıyı, duyguyu ve düşünceyi seçmedikçe kişi bunların varlığından haberdar olmaz. Kendisine ulaşan ruhsal olayların, pek azı bilinç düzeyine çıktığı için günlük yaşantılarımızın, çoğunun farkında olmayız. Egonun bu seçici işlevi olmasaydı, “Hangi tür yaşantılara geçit vereceği belirlemesi işlevi” bilinç düzeyi lüzumsuz bilgilerle dolardı. Egonun bu seçici, bireyselleşme görevi sayesinde; kişiliğin kendine özgü niteliklerini oluşturması ve sürdürmesi sonucu, insanın güçlü yaşantılarının egonun kapılarını zorlayarak bilince geçmesine olanak tanır, zayıf olanların geri çevrilmesini sağlar.
Egonun geri çevirdiği yaşantılar zihin içinde yok olmazlar, kişisel bilinçdışı düzeyinde birikirler. Bu bölümde bilince hiç ulaşmamış ya da bilince ulaşarak çatışma yarattığı için bastırılarak, geri gönderilen; bilince ulaşamayacak kadar zayıf ve burada varlığını sürdüremeyecek kadar güçsüz olan yaşantılar bulunur. Ancak, bu yaşantılara ihtiyaç ve gerek duyulması halinden kolaylıkla bilince erişirler veya rüyalar yolu ile ortaya çıkarlar. Kişisel bilinçdışının içeriğindeki bazı duygu, düşünce biçimleri aralarında gruplaşarak, kişiliğin bütünlüğü içinde bağımsız, karmaşa “komleks” denilen özerk işleyen, davranış ve düşünceleri güçlü bir denetim altında tutan, küçük kişilikleri oluştururlar. Ancak bireydeki güçlü bir kompleks, çevresindekiler tarafından fark edilir ve görülürken; kendisi çoğu kez bunun farkında olamaz. Karmaşalar nevrozların oluşumunda büyük bir rol oynarken, bu uyum bozacak sorun dışında bireyi güdüler ve olağanüstü başarılara ulaşmasını sağlayan güçlere de kaynak teşkil ederler. Herhangi bir davranış bozukluğu karmaşa olabilir. Bir adam karısına seslenirken ağzından yanlışlıkla annesinin adı çıkması durumunda, anne karmaşasını özümlemiş olduğu anlamına gelir. Bastırılan anılar, çok iyi bilinmesine karşın anımsanmayan şeyler ve belirli bir durum karşısında verilen aşırı duygusal tepki biçimleri vb. bilinçdışı karmaşayla ilişkilidirler. Aşırı ödünlenmiş bir karmaşayı belirlemek güçtür, bu durumda karmaşanın gerçek çekirdeği maskelenmiştir. Erkek olmasına rağmen, cinsi ile ilgili sürekli kaygıları olan birinin, aşırı erkeksi tutumlar sergilemesi ve kadınsı sayılan şeyleri ret ederek, bu eksikliğini aşırı biçimde ödünleyerek; bu eksikliğini kapatmak için kadınsı davranan erkekleri küçümser. Bu konulara aşağıdaki bölümlerde ayrıntılı değinilecektir.
Jung, zihnin işleyiş biçiminin tek belirleyicisi kabul edilen, gerek bilinç, gerekse bilinçdışı yaşantılarının ürünüdür. Görüşlerini yeterli bulmayarak, karşı çıkmış ve insan zihni onun evrimi tarafından belirlenmiştir görüşünü ileri sürmüştür. Diğer değişle, kalıtım ve evrimin beden yapısında iz bıraktığını savunarak; birey geçmişi ile bağlantılı bir varlıktır. Bu bağlantı, yalnız çocukluğunu içermez, insanlığın tüm evrimini kapsar. Kişisel bilinçdışının içeriği, daha önce bilinçte var olmuş yaşantılardan oluşur. Irksal bilinçdışının içeriği gizil imgelerden oluşur, zihnin ilk gelişim aşamasını oluşturur bireyden, bireye atalarından aktarılır, bu nedenle insanın yaşantısı süresince bilinçte var olmamıştır. Diğer değişle evrim yoluyla, zamanında ataları tarafından geliştirilmiş tepki, eğilim ve gizilgüçler, bir sonraki kuşaklara sürekli aktarılır, bunların anlatım yolları ise bireyin kişisel yaşantı biçimleriyle belirlenir. “Yılan, fare görmek ya da karanlıktan korkmak zararsızda olsa ırksal bilinçdışının güçlü etkileri ve canlanması sonucu, bunlardan korkarız. ” Ortak bilinçdışının içeriğini arketipler terimi ile adlandırmıştır. Arketipler, bireylerin geçmiş yaşantılarının ürünü olan bellek imgeleri gibi canlı görüntüler değildir, gerçek dünyada bir karşılığı bulunduğunda bu belirsiz imgeler, canlı ya da cansız varlıklara dönüşürler. “Anne arketipi bir kadının ya da annenin fotoğrafı değil, negatif filmidir. Arketipler, evrenseldir her insan dünyanın neresinde doğarsa, doğsun aynı arketipine sahiptir ve doğuştan anne arketipini de birlikte getirir, ancak bireysel farklılıkları annesi ile etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Çünkü her ailenin çocuğunu yetiştirme ve eğitim biçimleri, toplumdan topluma ve aileden, aileye; hatta aile içindeki bireyden, bireye değişiklikler gösterir. Jung bazı arketiplerin kişiliğin oluşumunda önemli rol oynadığını belirterek en önemlilerinin “ Persona, anima, animus, gölge ve ben” olduklarını belirtmiştir. Şimdi bu kavramları kısaca açıklayalım.
1. Persona terimi, insanın dışa dönük yüzünü oluşturur. Bu terimi, tiyatro oyunlarında çeşitli rolleri canlandıran kişilerden esinlenerek, taktıkları maske anlamında kullanmıştır. İnsanın kendisi olmadığı bir rolü bu maske karakterine bürünerek yaşadığını belirtmiştir. Her insanın yaşamını sürdürmesi için zaman, zaman bu maskeleri kullanmak zorunda kaldığını vurgulamıştır. “Bir toplulukta istemediğimiz ya da sevmediğimiz bir kişi ile karşılaştığımızda yapmacık ve dostça tutum ve davranışlarda bulunmamız gerekir.” Bu tutum ve davranış, insanın içinde bulunduğu toplum içinde başarılı olmasını ve saygınlığını arttırır. Ancak, topluluk dışında başka bir yerde karşılaştığında aynı tutum ya da davranış gösterilmiyorsa, maske çıkarılmıştır. Bir insan birden çok maske kullanabilir. Şayet, bu maskeler sıklıkla kullanılır, özellikle egosu yalnız bu rolle özdeşleşmeye başlarsa, kişiliğin diğer yönü bir tarafa itilerek, tehlikeli boyut alır. Personanın bu kadar egemenliği altına girmek, aşırı şekilde rollere kapılma sonucu, kişiliğin az gelişen bölümleri arasındaki çatışmadan dolayı yaşanan gerilimler, egonun persona ile özdeşleşmesine sebep olur. Bu özdeşleşme sonucu aşağılık duygusuna kapılır ve amaçlarına, hedeflerine ulaşmak için çaba gösterir, bu çabaları yetersiz kaldığında çevresine yabancılaşır ve yalnızlık çekmeye başlar. Sonuç olarak bu rolü başarılı oynama zorunluluğu ile yetinmez, diğer insanlara da yansıtır, onların da kendisi gibi rol yapmasını ister ve çevresindeki bunaltırlar. Ebeveyn olduklarında, çocuklarından sürekli çok fazla beklentiler içinde olurlar. Yasa ve gelenekler personayı simgeler ve temsil ederler.
2. Anima ve Animus, insanın içe dönük yüzünü oluşturur. Kuşaklar boyu birlikte yaşayan erkek ve kadın, birbirlerinin bazı kişilik özelliklerini kazanırlar ve bu özellikler birbiri ile iyi anlaşmalarına yardımcı olur. Bu nedenle, her bireyde, karşı yöne ait tutum ve davranışların bulunması; normal, sağlıklı ve uyumlu cinsel özelliklerdir. Erkeğin içe dönük yüzünün, “animası” arketipi kadınsı yönünü ve niteliklerini “animus” temsil eder. Kadının içe dönük yüzünü, “ animus ” arketipi olan erkeksi yönünü ve niteliklerini “animasını” temsil eder ve oluşturur. Erkekte doğuştan var olan kadın imgesi, bilinçdışında bazı normların oluşmasına neden olur. Erkek bu normlara göre seçimini yapar, kimini beğenir, hoşlanır ve istek duyar ya da kimini beğenmez, hoşlanmaz ve istek duymaz. Şayet bir kadın, erkeğin animasına uygun düşmeyen özellikler taşımıyorsa, o erkeğe itici gelir ve ondan hoşlanmaz, ilgi ve istek duymaz; tersi animasına uygun özellikler taşıması halinde çekici gelir, ilgi ve istek duyar. Bazen bir erkek yalnız erkeklik, bir kadın yalnız dişi kişilik özeliklerini gösterebilir, bu durumda zıt özellikler bilinçdışında, zayıf ve etkisiz kalmış ve gelişmemiştir. Çok erkeksi “ kazak, maço” ya da çok kadınsı “ erkeğe boyun eğen, her istediğini anında yapan” kişilik yapılarının arkasında çoğu kez zayıf ve bağımlı bir kişilik yapısına sahip olmaları yatmaktadır. Bireyin içinde bulunduğu toplumun kültürü erkeğin dişilik, kadının erkeksi eğilimlerini hoş karşılamaması durumunda personanın egemen olmasına ve anima ya da animusun ezilmesine neden olur. Persona ile anima ve animus arasında dengenin bozulması halinde, bu başkaldırı durumu, erkeğin animasından kaynaklı tepki vermenin sonucu; erkek, erkekten çok dişi gibi davranışlarda bulunan, sapınç özellikler göstermeye başlar. Transseksüel, eşcinsel vb. eğilim ve yönelim bozuklukları ortaya çıkar.
3. Gölge: Kökenini insanın evrim tarihinin derinlerinden alan ve arketiplerinin en güçlü ve tehlikelisi olan, insanın hayvani yönünü oluşturan ve temel içgüdülerini temsil eden; toplum içinde ve kişiler arasındaki ilişkilerde, “kendi cinsleri ve diğer cinsle ” en iyi ve en kötü yönünü oluşturan, bu nedenle kişiler arası ilişkileri birinci derecede etkileyen, arketipe gölge adını vermiştir. Gölgeden yoksun bir yaşam cılız ve ruhsuzdur. Ancak, insanın toplum içinde varlığını sürdürmesi için gölgesindeki bu güçlü, tehlikeli ve olumsuz eğilimleri evcileştirmesi gerekmektedir. Bu süreç, gölgenin eğilimlerini bastırarak, bu gücü yaratıcılığını, duygusallığını, iç benliğini, kısaca kendi benliğini koruyarak ve körletmeyerek, uygarlaştırarak gerçekleştirir. Tüm bu uygarlaştırma çabalarında, gölge ısrarcılığına devam eder ve edinilmek istenen rollerin “personanın” baskılarına kolayca boyun eğmez. İnsana yararı olacak bazı istekleri, düşünceleri ortaya koyma ve insanları yararlı etkinliklere yöneltme yeteneğine sahip olan gölge, güçlü ve değerli bir arketipidir. Ego ve gölge işbirliği sonucu, içgüdüsel güçler engellenmeden yaralı alanlara yönlendirilir ve bilinç dünyası genişler, zihinsel işlevler canlılık kazanır ve bununla bağlantılı olarak bedensel etkinliklerde artar. Hatta yaratıcı bir kişinin gölgesi, geçici olarak taşkınlık yapacak davranışlarla, canlılık kazanabilir. “Deha ile çılgınlık arası” Her şey yolunda gittiği sürede, gölgenin içindeki kötü öğeler, bilinçdışında etkisiz kalırlar. Ancak bir zorlanım ya da bunalım durumunda, gölge egonun üzerinde egemenlik kurmaya çalışır. “İçkiyi bırakan bir alkolik, sarsıcı ve çatışmalı durum ve olaylar yaşaması halinde, gölge zayıf düşen egonun bu durumundan yararlanarak, tekrar alkole başlamasına yol açabilir.” Bu yönü ile gölge, tehlike, zorlanım, çatışma, bunalım vb. olumsuz durumlarda, egonun güçsüzlüğünden yararlanıp, etkili olacağı unutulmamalıdır.
4. Ben: Kişiliği örgütleyen öğedir. Güneşin, gezegenler sisteminin merkezi ise ırksal bilinçdışının merkezi olan ben, bilinçdışındaki diğer arketipleri ve onların bilinç düzeyinde ortaya çıkış biçimlerini düzenleyen, örgütleyen ve kişiliğin bütünleşmesini sağlayan, bir arketipidir. Her insanın amacı kendini gerçekleştirmektir. İnsanın kendini gerçekleştirmesi için ego ile işbirliği içinde olması, önce kendini tanıması, bireyselleşmesi, kendisi ile ilgili bilinçlenmesi gerekir. Bir insan bilinçli dünyasını bilinçlendirdiği oranda kendisi ile uzlaşabilir. Bilinç dışı kaynaklarını tanıyarak, kendi kendisi ile çatışmaz ve çevresi ile iyi ilişkiler geliştirir. Şayet ego, ben arketipinin çağrılarına uymazsa, bilinç içeriğinin bene ulaşmasına fırsat vermezse bunlar gerçekleşmediği gibi bilinçdışı benliğini diğer insanlara yansıtır, onları eleştirir ve kınar. Bu davranışları yaparken, tanımadığı içsel benliğini, seyretmekte olduğunun farkına bile varmaz.
Yukarda belirtilen kişilik bölümleri sürekli etkileşim içindedir ve etkileşim üç biçimde gerçekleşir. Bir bölüm diğer bölümün güçsüzlüğünü ödünleyerek, karşı çıkarak ya da iki ve daha fazla bölüm bir bütün olarak etkileşirler. Ödünleme, içe dönüklükle, dışa dönüklük arasında ilişkide; dışa dönüklük bilinçdışında egemenlik kurmuşsa, bilinçdışı bölgesi de içedönüklüğün gelişimine olanak tanır. Diğer değişle dışa dönük davranışlar gösteren bir kişinin rüyaları içedönük özellikler taşır. Ayrıca dışa dönük bir dönemi genelde içe dönük bir dönem izler. Bu yolla bilinçdışı kişilik sistemindeki zayıflıkları sürekli ödünlemek için çaba gösterir.Karşı çıkma biçiminde etkileşimler,persona ile gölge, gölge ile anima, persona ile anima vb. kişiliğin diğer bölümleri arasında görülebilir İçedönüklük, dışadönük düşünce ve duygulara karşı çıkabilir. Ego, bilinçdışının istekleri ile toplumun istekleri arasında gidiş ve gelişler sonucu psişe, mantıklı ya da mantıksız güçler arasındaki bu çatışmaları, yaşamın sürekli var olan bir parçasıdır ve bu nedenle bu çatışmalar hiçbir zaman son bulmaz; önemli olan bu çatışmaların kişilik üzerinde oluşturduğu etkileridir. Bu çatışmalara dayanma gücü olan kişinin, yaratıcı bir güç kaynağı olarak davranışlarına canlılık katarken, dayanma gücü olmayan kişinin ise sonu nevroz ya da psikozla neticelenir. Birey, yaşamına bir bütün olarak başlar, yaşam süresince her bir sistem diğerlerinden farklılaşır. Yani gelişmekte olan bir egonun, bilinç dünyası oldukça sınırlıdır; bireyleşmesini sürdürdükçe dünyayı daha ayrıntılı biçimde algılamaya, çeşitli düşünceler arasındaki üstü kapalı ilişkileri seçebilmeye ve bilinçli eylemlerini zenginleştirmeye başlar. Bireyleşme, doğuştan var olan ve tamamen özerk bir süreçtir ve dış uyaranlar olmadan da gelişirler. Ancak sağlıklı bir bireyleşme, ancak yaşantı ve eğitim yolu ile gerçekleşebilir. Çocuğun hayvansı içgüdülerini yaşaması, genelde ebeveynlerce engellenerek, ceza ile sonuçlanır. Oysa ceza gölgenin yok olmasını değil bastırılmasını sağlar. Bastırılarak, bilinçdışı bölgesine itilen gölge, orada ilkel ve bireyleşmemiş durumda varlığını devam ettirir. Arada bir bastırılma engellerini aşar, ancak bu davranışlar yıkıcı ve patolojik biçimlerde ortaya çıkar. Savaşların, vahşi, acımasız ve insanlık dışı yöntemleri, açık, saçık dergi ve yayınlar ve pornolar bireyleşmemiş gölgenin eylem ve ürünlerine örnek olarak verebiliriz. Çocuğun yaşamının ilk günlerinde, çocuğun ayrı bir kimliği yoktur. Ebeveynlere bağımlı ve onların psişesini yaşadığı için ebeveynler ruhsal sorunlarının da çocuğa yansıması kaçınılmazdır. Okula başladıktan sonra, ebeveyn özdeşimi, çözülmeye başlar. Aşırı korucu tutum ve davranışlar ile onun yerine kararlar verilmesine devam edilmesi ve deneyimler yaşamasına izin verilmemesi ve engellenmesi; bireyleşmesini de engeller. En tehlikelisi de ebeveynlerin kendi kişiliklerini, çocuğa zorla kabul ettirmeye ve kendilerinde eksik olan yönleri, fazla beklenti içine girerek ondan kendisinin geliştirmesini beklemeleridir. “ Kendileri içe dönük ise çocuğun dışa dönük olmasını istemeleri” Öğretmenlere bu konuda düşen en büyük görev, çocuğun kişiliğindeki aksamaları görebilmeleri, güçlü ve zayıf yönlerini bilmeleri ve zayıf yönlerinin gelişmesini özendirmelidirler. Düşünme eğilimli bir öğrencinin, duygusal işlevleri de canlandırılarak, güçlendirilmelidir. Kişiliğin bireyleşmesi için bilinçli durumda olması gerekir ve eğitimin amacı bilinçsiz olanı, bilinçli hale getirerek; kişide aslında var olanın gelişimini sağlamak olmalıdır. Sağlıklı bir kişilik gelişimi için kişiliğin her bölümünün, bireyleşmesine eşit olanaklar tanınmalıdır. Bölümlerden herhangi birinin ihmal edilmesi, o bölümün normal dışı davranışlarda bulunması dışında, diğer bölümlerden herhangi birinin aşırı gelişmesine ve bunun sonucu dengesiz bir kişiliğin oluşumu ile sonuçlanmasına neden olur.
Jung’ un Psikolojik Tipleri:
1. Dışadönük Düşünen Tip: Bu tip bireyin düşünceleri dışa dönüktür ve yaşamına nesnel dünyası egemendir. Enerjisini nesnel dünya hakkında bilgi toplamaya ve öğrenmeye yönelen bilim adamları bu tipe örnek verilebilir. Bu tip, duygusal yönlerini bir kenara iterek, önemsemez; bu nedenle diğer insanlara soğuk, kendini beğenmiş izlenimi verir ve itici gelebilir.
2. İçedönük Düşünen Tip: Bu tip bireyin düşüncesi kendine dönüktür ve kendi benliğini, gerçekliğini araştıran ve önem veren özelliklere sahip filozof tiptir. Ancak bu araştırmalarda, aşırıya kaçması durumunda, gerçeklikle ilişkisi olmayan, giderek gerçeklikten uzaklaşan şizofren özellikler gösterebilir. Bu tip genelde inatçı, bildiğini okuyan, hoşgörüsüz, gururlu, çevresindekileri küçümseyici, iğneleyici, yaklaşılması güç özellik ve tutumları gösterir. Kendisini duygularından korumak için onları bilinçdışına ittiği için duygusuz ve uzak bir insan izlenimi verir ve bu nedenle düşünceleri ile baş başa kalmayı tercih eder. Bunun sonucu, kendisi gibi birkaç dostunun dışında diğer insanlar onu pek ilgilendirmez.
3. Dışadönük Duygulu Tip: Düşüncelerinden çok duyguları egemen olduğu için duygusal, sürekli kendilerinden söz eden, gösterişi seven, aynı zamanda duygusal tepkileri değişkendir, bu tipe özellikle kadınlar arasında daha sık rastlanılır. Kendi durumları değiştikçe, duyguları da değişeceği için en küçük bir değişiklikte duyguları da değişir ve genelde kaprisli olma eğilimlidirler. İnsanlara kolayca bağlanmalarına karşı, bağlılıkları geçicidir ve sevgileri kolayca öfke ve nefrete dönüşebilir. Düşünce işlevleri fazla gelişmediği için çevrelerindeki her olaya, özellikle moda olanlara kolaylıkla katılırlar.
4. İçedönük Duygusal Tip: Duygularını dış dünyadan saklayan, sessiz, ilgisiz, ilişki kurulması ve anlaşılması güç olan kişilerdir. Özellikle otoriter ve baskıcı, kadın haklarının gözetilmediği ailelerde yetişen, kadınları bu tipe örnek verebiliriz. Bu nedenle ağırlıklı gelişmemiş topluluklarda ve ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerin bazı gelişmemiş yörelerin de ve çoğu kentlerin varoşlarında sıklıkla görülür “ Özellikle otoriter, dindar, baskıcı ve eğitimsiz ebeveynlerin kız çocuklarında görülme sıklığı fazladır.” Bu nedenle bu tip, genelde kadınlar arasında sıklıkla görülür. Kendi kendilerini eğitmeleri, yetiştirişleri ile ilişkili ve orantılı olarak; genelde melankolik bir havalarına karşı, kendine yeten ve iç huzurlu kişi izlenimi verebilirler. Ancak, ancak derin ve yoğun duygusal yaşantıların etkileri sonucu arada bir ortaya çıkan duygusal patlamalar; çevrelerindeki insanlarca şaşkınlıkla karşılanır.
5. Dışadönük Duyusal Tip: Gerçekçi oldukların için dış dünya gerçekleri ile ilgilenir ancak ne anlama geldiği konusunda fazla düşünmezler, pratik ve aklına koyduklarını yapan, zevk ve heyecan veren şeyleri severler ancak bu duyguları yüzeyseldir. Diğer bir değişle dış dünyadan gelen uyaranlarla yaşarlar. Toplumumuzda, belirli yaştan sonra artışla, erkekler kızlardan; daha özgür ve bağımsız tutum ve davranışlarda bulundukları için daha çok erkeklerde bu tipe daha çok rastlanır. Bu özellikteki duyularına yönelik tutum ve davranışları ilaç bağımlılığı ve cinsel sapkınlıklar diğer tiplere göre daha sık görülür.
6. İçedönük Duyusal Tip: Kendi içsel dünyalarını ilginç bulup kendi duyularına yönelmeyi tercih ederler ve dış dünyadan uzak durmaya çalışırlar. Dıştan görünüş olarak, sakin edilgin, ve davranışlarını denetleyen izlenimi verdikleri için duygu ve düşüncelerinin kısırlığından ötürü, diğer insanların ilgisini çekmezler.
7. Dışadönük Sezgili Tip: Sürekli olarak çevresindeki ve dış dünyadaki yenilikleri izleme çabasındadırlar ve bu nedenle bir konuyu bitirmeden diğerine başlarlar. Diğer değişle bir tür oynak ve tutarsız tutum ve davranışlara sahiptirler. Kadınlarda erkeklere göre daha sık rastlanır. Düşünce işlevlerinin kısırlığından ötürü, tutum ve davranışlarına sezgilerinin yön vermesidir. Bu nedenle büyük istekle başladıkları dostlukları sürdüremez ve aynı işde uzun süreli çalışamazlar.
8. İçedönük Sezgili Tip: Bu tip insanlara genellikle artist de denilen sanatçılar arasında rastlanılır. Çevresindekilerce çözülmesi güç bir bilmece gibi algılanırken, kendisinse göre değeri anlaşılmamış bir dahidirler. Bazıları da gerçekten dahidirler “ F. Say gibi” Törelerle ve dış gerçeklerle ilişkisi olmadığından diğer insanlarla kolay iletişim kurmada güçlükler yaşarlar. Anlamını kendisinin de bilmediği imgeler dünyasında yaşar, ancak bu imgelere duyduğu ilgi sürekli olmaması nedeniyle hiçbir sonuca ulaşamazlar.
Her insanın kişilik özelliği bakımından, dışadönük ya da içedönük tutum, tavır ve davranışlardan birini daha sık olarak kullanır. Yukarda belirtilen karakter tiplerinin, fazla gelişmiş bilinçli tutumları ve bastırılarak bilinçdışına atılmış tutum, tavır ve davranışları da içerdiğini belirtmiştir. Yukarıdaki belirtilen, dört işlevden biri, diğer üçüne oranla bilinç dünyasında daha çok egemen oldukları için bunlara birinci işlevler adını vermiştir. Diğer yardımcı işlevler bu birincil işleve “ Dışa dönük ya da içe dönük” hizmet ettikleri için bağımsız değillerdir ve karşıt çalışamazlar. “Düşünce, duyum ya da duygu ve sezgi birbirlerine yardımcı olamazlar. “ Jung’un insanları kişiliklerine göre tiplere ayırması, diğer psikologlarca ağır eleştirilere uğramıştır. Çünkü diğer kişilik kuramcıları,”Her insanın bireysel donanımı ve özellikleri ile kendine özgü farklı kişilik yapısına sahip olduğunu” ileri sürer ve savunurlar ve genelde, bu görüş kabul görmektedir.
İsabel Myers ve Katherine Briggs, Jung’un, birincil işlev dediği dışadönük ve içe dönük tip özelliklerine bağlı olarak sekiz tiple ilgili görüşü üzerinde çalışmalar yapmışlar, bu tiplerle ilgili getirdiği tanım ve özellikleri benimseyip, savunmuşlardır. Tek farklılıkları, bu kişilik tiplerini daha da detaylandırarak, sayısını on altıya çıkarmışlardır.
1. Dışadönük Duyumsal, Düşünce Odaklı ve Yargılayıcı Tip: Dış dünyaya yönelik oldukları için eylemlerini de dış dünyanın bu gerçeklerine uygun düzenleyen, mantıklı davranan, karşılaştıkları sorunları gerçekçi olan, denenmiş ve güvenilir yöntemler ile çözmeye çalışırlar. Genelde yönetici olurlar.
2. İçedönük, His odaklı, Sezgisel ve Algısalcı Tip: Kendi iç dünyalarına yönelik oldukları için eylemlerini de iç dünyalarındaki düşünce ve duygulara uygun düzenler ve kararlarını kendi kişisel değerlerine uygun alırlar ve yaratıcıdırlar. Duygularına ve hislerine göre eylemde bulunur, farklı seçenekler ve olasılıklar üzerinde durdukları için hayatlarını esnek tutarlar. Bu kendilerine yönelik tutum ve davranışları, sessiz bir insan olarak tanınmalarına, karşın, insanlara ve çevresine kendini belli edemeyecek derecede, yakınlık ve sıcaklık hisleri taşırlar, kendileri gibi diğer insanları kendini sürekli geliştiren ve yenileyen kişiler olarak görmek isterler. Mücadeleci ve Avukatlık gibi meslekleri seçerler.
3. Dışadönük Duyumsal, His Odaklı ve Algılayıcı Tip: Dış dünyaya yönelik oldukları için eylemlerini, yaşamın gerçeklerine uygun düzenlemeyi severler; bu tip için şimdiki yani o an içinde bulundukları durum önemlidir, ayrıca esnektirler ve sorunlarını bile çözmekte, aceleci davranırlar ve anında karşılık verirler. Yaşamdan zevk alırlar, bu özelliklerinden dolayı kolaylıkla arkadaşlıklar edinirler. Genelde heykeltıraş, ressam, mimar vb. meslekleri seçerler.
4. İçedönük, Düşünce Odaklı, Sezgisel ve Yargılayıcı Tip: Kendi iç dünyalarına yönelik oldukları için güçlerini iç dünyalarından alır ve eylemlerini de iç dünyalarındaki düşünce ve duygulara uygun düzenlerler. Sorunları çözerken ve geleceğe yönelik kararlar alırken, farklı seçenekler ve olasılıklar üzerinde durup, uzun süreli hedefler koyup, planlarlar. Sonuçta, mantıksal ve nesnel kararlar alırlar. Eleştiri ve özeleştiriye açıktırlar. Kısaca yenilikçi ve öncü kişilik özelliklerine sahiptir.
DEVAM EDECEK
|